MAZLUMDER Ankara Şubesin'den Bir Dizi Faaliyet

Ahmet Faruk Ünsal'ın Darfur Sunumu


A. Faruk Ünsal, Mazlumder Ankara Şube yöneticilerine, Mazlumder Genel Merkezinde 4 Nisan Cumartesi günü, Darfur Sorunu ve Sudan'ın UCM'de yargılanmasına ilişkin süreç hakkında bilgi verdi. Ünsal sürecin anlaşılması için "UCM nedir ve nasıl çalışır?", "Afrika'da ulus devletlerin macerası" ve "Kyoto Sözleşmesi"ne dair bazı noktaların bilinmesi gerektiğine işaret ederek sunumunu bu üç temel noktaya dayandırdı. Ünsal'ın aktardığı bilgiler şöyle:

Darfur sorununun nedenleri

"UCM 2002 Temmuzunda kuruldu. Dolayısıyla kararları ve yetkisi bu tarihten geriye yürümüyor. Savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçlarını kovuşturuyor. UCM'den önce de uluslar arası yargılama örnekleri bulunuyor. İkinci Dünya Savaşında yenenlerin yenilenleri yargıladıkları Tokyo, Nürnberg, Ruanda Mahkemeleri buna örnek teşkil ediyor. Şu ana kadar UCM'nin sözleşmesine 108 devlet taraf oldu ve mahkemenin yargılama yetkisi yalnızca taraf olan devletleri kapsıyor. Rusya, Çin ve ABD sözleşmeyi onaylamadıkları için bu ülkeler yargılanamıyor. ABD, UCM sözleşmesini imzalamamış olmasına mazeret olarak, ülkenin 50 eyaletten oluşmasını ve her bir eyaletin UCM sözleşmesini kendi iç işleyişi içinde değerlendirip onaylatmasının pratik açısından "imkânsızlığını" gösteriyor. UCM sözleşmeye taraf olan ülkelerin sınırları içerisinde taraf olmayan ülkelerin vatandaşları suç işlediklerinde bu ülkeler hakkında yargılama yapabiliyor. ABD bu durumu by-pass edebilmek amacıyla (50 eyaletten UCM sözleşmesinin onayını alamıyor teknik nedenlerden dolayı ama) 108 ülke ile tek tek anlaşma yapıyor. Bu anlaşmalar doğrultusunda ABD'nin hiçbir vatandaşı 108 ülkenin sınırları içinde suç işlediklerinde UCM'ye teslim edilemiyor.

Sudan sözleşmeye taraf olan ülkeler arasında yer almadığı halde UCM Sudan'ı nasıl yargılayabiliyor? Bu da UCM'nin kuruluşunda yer alan başka bir mekanizmaya dayanıyor. Bu mekanizma ise BM Güvenlik Konseyinin UCM'ye üye olmayan bir ülkeyi gerekli gördüğü hallerde mahkemeye sevk etme hakkı. Yani Sudan'ın yargılanması Güvenlik Konseyinin müracaatı vasıtasıyla oluyor.

Kyoto
sözleşmesinin konuyla bağlantısına gelince;

Kyoto sözleşmesi, dünyada sanayileşen ülkelerin atmosferde sera etkisini dolayısıyla küresel ısınmayı ortaya çıkaran karbon türevi gazların atmosfere salınımını kontrol etmelerini sağlamaya dayanıyor. Sözleşmeye taraf olan ülkeler bu gazın salınımıyla ilgili tedbirler almaya mecbur bırakılıyor. ABD bu sözleşmeyi de onaylamıyor. Dolayısıyla kontrol mekanizmalarından kaynaklanan maliyetler ürünlerin fiyatlarına yansımadığı için ABD haksız rekabet yoluyla haksız kazanç elde ediyor. Ayrıca küresel ısınma Afrika'nın kuzeyindeki çölleşmeyi daha sulak ve ormanlık alanların bulunabildiği güneye doğru hızla genişletiyor. Bu da kuzeydeki sulak alanlarda hayatını sürdürmeye çalışan insanların ister istemez güneye doğru inmelerini beraberinde getiriyor.

Bu noktada Afrika'daki ulus devletlerin macerasına da bakmak gerekiyor. Ulus devletlerin sınırları kuzeyde nispeten doğal sınırlar gözetilerek oluşturulmuş. Bölgedeki dağlar, nehirler dikkate alındığında bu tip sınırlar insanları toplumsal olarak da farklı kılabiliyor. Ancak Afrika'nın sınırları çizilirken doğal sınırlar dikkate alınmıyor. Sınırlar cetvelle çizilmiş gibi ayrılıyor. Afrika'da ulus devletlerin oluşturulması ülkeleri büyük, devletleri fakir ve sınırları gayri tabii kılıyor. İnsanlar etnik olarak da birbirlerinden farklı değiller. Bu durum aynı kabileye mensup insanları iki farklı ülkenin sınırlarıyla ayırabiliyor.

Bu bölgede Atlas Okyanusundan Kızıldeniz'e kadar olan sahra bölgesinde, tarihleri binlerce yıl geriye dayanan gezici Arap kabileleri bulunuyor. Bu kabileler Afrika'yı bir baştan diğerine, yağmur mevsimlerini takip ederek, hiçbir pasaport, gümrük sınırlamasına takılmadan develeriyle kat ediyorlar. Bu kabilelerin döngüsü sınırlar katı bir şekilde çizilip gümrük, pasaport vs gibi kontroller uygulansa mümkün olmazdı.

Sudan Türkiye'nin üç katı büyüklükte, çoğu çöllerden oluşan bir ülke. 1956'da İngiltere'den bağımsızlığını kazandığında başlatılan Araplaştırma, Müslümanlaştırma hareketleri yüzünden Güney Sudan'da yaşayan Hıristiyan ve animistlerle (yerli putperest dinlerin bağlıları) Müslüman halk arasında 25 yıl süren çok kanlı bir iç savaş çıktı. 2005'te bu savaş sona erdi ve Güney Sudan'da ayrı bir hükümet kuruldu. Bu bölgede 2012 yılında bir referandum yapılacak ve bu referandumdan büyük ihtimalle Sudan'dan ayrılma kararı çıkacak. Güney Sudan'da zengin petrol yatakları bulunuyor. Gelişmiş, sanayileşmiş bir bölge ve sulak alanların çoğu da bu bölgede yer alıyor. Ancak Sudan çok büyük bir ülke ve geneli oldukça fakir.

Soruna adını veren ve Sudan'ın en batı ucunda bulunan Darfur ise çok geri bırakılmış, hayat şartlarının çok zor olduğu, halkının yüzde 100'ü Müslüman olan bir yerleşim bölgesi. Burada bireylerinin tümünün hafız olduğu aileler yaşıyor. Darfur halkı kendilerine Afrikalı Zenci diyor. Onların dışında bölgede gerçek Araplar var. Bir de dillerini unutmuş kendilerine Zenci diyen Araplar yaşıyor. Afrika'nın kuzeyindeki çölleşmenin güneye doğru genişlemesi yüzünden gezgin kabileler yerli halkın kullandığı otlaklara yayılmaya başlayınca yerel çatışmalar başladı. Bu çatışmalar komşu ülke Libya'nın ve Sudan devletinin itmesiyle etnik bir karakter aldı. Sudan devleti çatışmaları kendi güçleriyle (polis, ordu vs) çözemeyince silahlandırdığı Arap kabileleri (Cancavidler) vasıtasıyla çözmek istedi. Türkiye'deki koruculuk sistemini anımsatan bu uygulama yüzünden kanlı çatışmalar yaşandı. 2 milyon insan mülteci kamplarına mahkûm edildi. En iyimser rakamla 30 bin, en kötümser rakamla 300 bin insan öldü.

Asıl sorumlu gözden kaçmamalı

Sudan'da çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Bu süreçte 2 milyon insan zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakılmış ve çeşitli zulümlere uğramıştır. Yani ortada büyük bir insanlık suçu vardır. Ancak bizim meseleye insan hakları aktivisti olarak bakarken yapmamız gereken ilk şey, bu çatışmanın Arap-Afrikalı çatışması olarak sunulmasına karşı çıkmaktır. İkinci nokta ise ulus devletlerin varlığı ve çölleşmenin hızlanmasını gözden kaçırmamaktır. Çünkü bu çatışma kapitalizmin, aşırı kâr hırsının, gelecek nesillerin kaynaklarını tüketme sorumsuzluğunun bir sonucudur. Bunları ve ulus devletlerin geleneksel yapıları böldüğünü, Sudan'daki ciddi kalkınma problemini göz ardı etmemeli, bütün yönlendirmelere rağmen sorunu Arap-Afrikalı çatışmasına dayandırmak kolaycılığına ve yanlışlığına düşmekten kaçmalıyız.

SONUÇ

UCM aslında bir yandan doğru bir şey yapmakta, diğer yandan çelişkili bir durumun içinde görünmektedir. Çünkü yetki sınırları dışında olduğundan ve BM Güvenlik Konseyi şikâyetçi olmadığından 1 milyon Iraklıyı öldüren ABD'yi yargılayamazken, Ömer El Beşir'i yargılayabilmektedir. Burada çifte standart uygulayan UCM değil UCM'yi istediği zaman yetkilendiren istediği zaman yetkilendirmeyen BM Güvenlik Konseyinin bizzat kendisidir. ABD taraf olmayarak varlığını kabullenmediği bir mahkemeden kendine göre birtakım sebepler yüzünden Ömer El-Beşir'in yargılanmasını isteyebilmektedir. Tabii ABD'nin yargılanamıyor oluşu üzücü bir çelişkidir.

Sonuç olarak bölgede bir barış süreci başlamıştır. Sudan hükümeti bölgeyi İKÖ'ye, Arap Birliğine, Afrika Birliğine açmalıdır. Kötü hayat koşulları tespit edilmelidir. Barış süreci uluslar arası İslam camiası tarafından desteklenmeli, bölgedeki insanların hayat şartları uluslar arası birlikler vasıtasıyla iyileştirilmelidir.

"Mazlumder Ankara Şubesi bir süre önce bileşenleri arasından çekildiği Ankara İnanç Özgürlüğü Platformuna yeniden katılma kararı aldı. 4 Nisan Cumartesi günü Mazlumder'de platformun katılımcıları ile yapılan istişare toplantısında, Ankara İnanç Özgürlüğü Platformunun faaliyetlerinin çeşitlendirilmesine, uzun bir süredir inanç özgürlüğü alanında verilen mücadelenin yeni faaliyetler ile kamuoyuna hatırlatılmasına karar verildi. Platformdan çeşitli nedenlerle ayrılan ya da bileşeni olduğu halde toplantılara katılım göstermeyen sivil toplum kuruluşlarıyla yeniden bağlantıya geçilecek. Platformun hızla büyümesi için Ankara'da faaliyet gösteren başka sivil toplum kuruluşlarına da platforma katılmaları yönünde davet yapılacak. Mazlumder Ankara Şubenin katılımıyla başlatılan yeni sürecin ilk eylemi olarak 9 Nisan Perşembe günü saat 12.30'da AK Parti Genel Merkezi önünde sivil ve demokratik bir anayasa çağrısı yapılacak."





DESA İşçilerine MAZLUMDER Ankara Şubesi'nden Destek

DESA'da 8 yıllık işçi olarak çalışırken sendikaya üye olduğu ve arkadaşlarının da üyeliği için toplantılar düzenlediği gerekçesiyle işten atılan Emine Arslan dün ODTÜ Siyaset Bilimi Topluluğu tarafından düzenlenen panele katılmak üzere Ankara'ya geldi. Paneli çok sayıda ODTÜ'lü öğrenci ve akademisyenin yanı sıra Mazlumder Ankara Şube Başkanı Üstün Bol, Başkan Yardımcısı Esra Duru ve İHH Ankara Şube Başkanı Erkan Halıcı da izledi. DESA İstanbul'da 262 gündür direnişini sürdüren Arslan ve Arslan'ın üyesi bulunduğu Deri-İş Sendikası Uzmanı Nuran Gülenç uzun soluklu mücadelelerini anlattılar. Arslan'ın mücadelesi DESA'nın İstanbul'daki fabrika ve satış mağazasında sürerken Düzce'deki DESA fabrikasında da 341 gündür direniş devam ediyor.

Arslan, DESA'da çalıştığı 8 yıl boyunca çalışma koşullarının zorluğunu, işe girdiğinde bir süre sigortasız çalıştırıldıkları için SSK müfettişlerinden kaçırıldıklarını anlattı. Fazla mesai konusunda işyerinin herhangi bir sınırlaması olmadığına dikkat çeken Arslan, 2 gün 1 gece ayakta çalıştıklarını, 240 saat mesai yaptıkları halde kendilerine sorulursa sadece 10 saat mesai yaptıklarını söylemeleri yönünde işveren tarafından baskı yapıldığını dile getirdi. Arslan, çalıştığı süre boyunca işten en erken 22.00-23.00 sularında çıkabildiklerini, kendileri ya da çocukları hasta olduğunda izin alabilmelerinin mümkün olmadığını, insan sağlığına zarar veren birtakım kimyasallarla çalışmalarına rağmen kendilerine kâğıt maske bile verilmediğini anlattı.

Arslan, işverenin anlaşmalı olduğu yerli ve yabancı ünlü markaların fabrika ve işçilerin çalışma koşullarına ilişkin bazı kural ve kısıtlamaları bulunması yüzünden bu marka yetkililerin fabrikaya geldiği günlerde özel hazırlıklar yapıldığını dile getirdi. Arslan, bu zamanlarda kendilerine maskeler dağıtıldığını, tehlikeli kimyasalların ortadan kaldırıldığını, örneğin bazı firmaların elle dikiş istememeleri yüzünden iğne vs. malzemelerin saklanmasının istendiğini, bunlarla yakalanan işçilerin ceza aldığını söyledi.

Bu ve buna benzer kötü çalışma koşulları yüzünden kendisinin hakkını aramaya karar verdiğini ve bunun için sendikaya üye olduğunu ifade eden Arslan, her şeyin bu üyelikle başladığına dikkat çekti. Arslan, "Sendikaya üye olmamın ardından bana tuzak kuruldu. Yeni gelen işçilere iş öğretecek kadar becerikli görülen bana aynı gün içinde iki kez hatalı iş yaptığım gerekçesiyle uyarı verildi. Ağza alınmayacak küfürler işittim. İşten atıldım. Birtakım belgeler imzalatmak istediler. İmzalamadım, alacaklarımı ve tazminatımı istedim, ödenmedi. Bana 'DESA'nın bugüne kadar tazminat ödediği görülmüş mü?' dendi" cümleleriyle yaşadıklarını anlattı.

Bundan sonraki süreçte işvereni, ustabaşıları tarafından evine kadar defalarca izlendiğini anlatan Arslan, yaşadığı mahallede komşularının kendisine çok destek olduğunu belirtti. Sadece 2 direnişçi için fabrika önüne 6 otobüs Çevik Kuvvet polisi getirildiğini anlatan Arslan, arkadaşlarıyla iletişimini kesebilmek amacıyla örneğin Cuma namazına giden işçilerin polis eşliğinde, hatta arabalarla değişik camilere taşınmaya başlandığını da söyledi. Direnişi sırasında arkadaşlarının kendisine destek olmaktan çekindiklerini dile getiren Arslan, selamlaştığı kişilerin dahi kameralarla izlenerek işveren tarafından uyarıldığını belirtti. Arslan mücadelesinden vazgeçmesi için kendisine değişik teklifler getirildiğini, İstanbul'u terk etmesi için imkânlar önerildiğini aktararak son olarak kızının evlerinin önünden kaçırılmak istendiğini, bu girişim başarılı olamasa da kızının psikolojisinin bozulduğunu ifade etti.

Sendikaya üye olduğu için işten atıldığının mahkeme tarafından karara bağlandığını ancak bu kararın işveren tarafından temyize götürüldüğünü anlatan Arslan, patronlarının bu süreçte kendilerini küçük düşürmek, itibarsızlaştırmak amacıyla hakaretler ettiğini son olarak Ergenekoncu olmakla da suçlandıklarını söyledi. Arslan, bir televizyon kanalının ETÖ itirafçılarından birinin ifadesine dayanarak isim vermeden İstanbul'da bir deri fabrikasında yapılan eylemlerin ve bu eylemleri destekleyen sendikanın krizi derinleştirmek amacına hizmet ettiği iddiasını ortaya attığını söyledi.

Arslan'ın ardından söz alan Deri-İş Sendikası Uzmanı Nuran Gülenç, 1200 işçisi, yurt içinde çok sayıda fabrika ve şubesi ile yurtdışında da satış mağazaları bulunan DESA'nın uluslar arası üne sahip firmalar için üretim yapan bir deri fabrikası olduğunu anlattı. Gülenç, MÜSİAD üyesi bir aile şirketi olan DESA'nın sahibinin, hükümetin üyeleri ile iyi ilişkiler içinde bulunduğunu söyledi. Bu ilişkilerin işverene bir hareket rahatlığı sağladığına dikkat çeken Gülenç, işverenin sendikanın fabrikadaki faaliyetini engelleyebilmek amacıyla yasal olmayan yollara başvurduğunu anlatarak, bu süreçte jandarmanın dahi işverenden yana bir tavır takındığını söyledi. Kendilerinin sendika olarak Düzce DESA'daki direniş ve olaylarla ilgili Düzce Valiliği ve belediye ile görüşmek istediklerini ancak bu tarihe kadar randevu verilmediğini ifade eden Gülenç, valiliğin de belediyenin de direnen işçileri tek tek arayarak bu işten vazgeçmeleri yönünde ikna etmeye çalıştıklarını aktardı. Başlangıçta kadın işçilerin kendilerini işçi olarak değil de eve ek gelir getiren kişiler olarak gördüklerini anlatan Gülenç, sendika olarak önce bu anlayışın üstüne gittiklerini de anlattı.

Gülenç, DESA'da olanları duyurmak amacıyla bu firmadan ürün alan uluslar arası markalarla iletişim kurduklarını ve muhataplarını yaşanan hak ihlalleri ile ilgili bilgilendirmeye çalıştıklarını ifade ederek, bu firmaların özellikle düşük maliyetler yüzünden tercih ettikleri Türkiye ya da benzer ülkelerde işçilerin kötü çalışma koşullarını görmezden geldiklerini söyledi. Bu aşamada sendikalardan daha hızlı hareket edebilen tüketici derneklerinden çok büyük yardım aldıklarına dikkat çeken Gülenç, Uluslar arası Tüketici Derneği'nin bu süreçte eylem yapmak için kendilerine çok destek verdiğini ifade etti. Prada, Marks&Spencer gibi firmaların DESA'nın ürünlerini sattıkları bilgisini veren Gülenç, 16 Kasım'da CCC'nin desteğiyle uluslar arası bir kampanya başlattıklarını ve bu doğrultuda Prada'nın Fransa'daki mağazası önünde Emine Arslan'ın da katılımıyla bir proteste eylemi gerçekleştirdiklerini söyledi.

Fransa dışında İspanya, İtalya ve İngiltere'de de eylemler yaptıklarını anlatan Gülenç, bu ülkelerdeki mağazalarda çalışan işçilere DESA Türkiye'de yaşananlar hakkında bilgi verdiklerini ifade etti. Gülenç girişimleri neticesinde DESA işvereninin 19 Aralık'ta sendika ile masaya oturduğunu ancak beş günlük görüşmelerin herhangi bir sonuca ulaşamadığını bildirdi. Uluslar arası girişimleri sayesinde Marks&Spencer'ın bağımsız bir denetimciye fabrikayı denetlettiğini ve kötü çalışma koşullarını tespit ettiği için siparişlerini dondurduğunu anlatan Gülenç, aynı şekilde İspanya'daki mağazanın da fabrika koşulları iyileştirilene kadar DESA ürünlerini almayacağını açıkladığını söyledi.

Bu süreç sırasında sendika hakkında ETÖ'ye destek olduğu iddiasıyla bir televizyonda haber yapıldığına, sendikanın web sitesinin 9 kez çökertildiğine, ana bilgisayarın çalındığına dikkat çeken Gülenç amaçlarına ulaşana kadar mücadeleye devam edeceklerini ifade etti. Arslan dışında 25 işçinin daha sendikal nedenlerle işten atıldığının mahkeme tarafından tespit edildiğini ancak işverenin bu kararı temyize götürdüğünü hatırlatan Gülenç, DESA direnişi ile dayanışmak için Türkiye'den ve dünyadan mektuplar aldıklarını, ziyaretçiler geldiğini, İstanbul'da DESA mağazaları önünde iki haftada bir protesto eylemleri düzenlendiğini söyledi.

Konuyla ilgili bir kamuoyu oluşturmayı başardıklarını aktaran Gülenç, nihai hedeflerini; atılan işçilerin geri alınması, boşta geçen sürenin işçiler için maddi olarak telafisinin sağlanması, işçilere örgütlenme özgürlüğü tanınması ve bundan sonraki görüşmelerde sendikanın muhatap alınması olarak özetledi. Gülenç bu hedeflere ulaşmak için çalıştıklarını ve umutlu olduklarını ifade ederken, ancak gelinen noktanın da sendikal mücadele için önemli olduğuna dikkat çekti.

Daha sonra panelin soru cevap kısmına geçildi. Emine Arslan, eşinin mücadelesinde kendisine destek olup olmadığına dair bir soruya, "Biz içeride kötü çalışma koşulları altında çalışırken birçok eş bundan haberdar olmuyor, bazıları evlerinde dinleniyor. Şimdi biz hakkımızı almak için mücadele ederken onların bize destek olmasını bekleriz. Benim eşim bana sonuna kadar destek oldu. Ben emeğime sahip çıkmak istedim ve çıktım" dedi. Arslan, ekonomik krizle ilgili bir soruya da, "Kriz bahanesiyle büyük işverenler kendilerini daha da büyütüyor. Küçük esnaf yok oluyor" cevabını verdi.
MAZLUMDER Ankara Şubesi Basın Bürosu
FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Basın AçıklamalarıTarih 2009-04-08
Okunma Sayısı : 1366
Şube ve Temsilcilerimiz
ankara
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - Mazlumder / Ankara Şubesi
Adres: Mithatpaşa Cad. 62\6 Kızılay/ANKARA
E-posta: ankaramazlumder[a]gmail.com | Telefon: 0312 419 30 40 | Faks:

Ziyaretçi Sayımız : 3600363

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari